Önce Likya!

Ölüdeniz / Fethiye
Ölüdeniz / Fethiye

Yolculuk hikayesi denilen şey aslında çok acayip. Gelişim sürecini öngörmen neredeyse imkansız. Ama huyum sağolsun plansız programsız yapamıyorum asla. Çocukluğumdan beri türlü başlık altındaki alışveriş-yapacaklar listelerim, gezilecek yerlerle ilgili notlarım, çeşitli konularda toplamış olduğum bilgi arşivlerim, biriktirdiğim nice bilet ve haritalar… Bu durum hep böyle devam edecek ve ben daha onlarca defter tüketerek mutlu olacağım.

IMG_1835
Paraşütçüler Belceğiz’e iniyor – Ölüdeniz

Konuyu saptırmadan edemiyorum, neyse! Gelelim yaptığımız son seyahate; aslında Likya demek ne denli doğru olur bilemiyorum çünkü yola ‘Likya’ odaklı çıkmamıştım açıkçası. Lakin seyahatten döneli neredeyse on gün oluyor ve ben kendimi Likya yürüyüşüne hazırlamak adına Uygarlık Tarihi okumaya başlarken bulmuş haldeyim. Hatta pek de ilerledim; tarih öncesinden başlayıp Roma İmparatorluğuna kadar geldim. Günümüze kadar sindirmeliyim ki Likya Uygarlıklarını daha iyi kavrayayım ve yürüyeceğim yolda bana rehber olsun.

IMG_1216
Ölüdeniz / Fethiye
IMG_1374
Paraşütçülerin gökyüzü dansları – Ölüdeniz / Fethiye
IMG_1260
Kelebekler Vadisi

Bu yaz rotama öncelikle Kelebekler Vadisi’ni eklemiştim. Dolayısıyla istikamet Ölüdeniz ve civarı olacaktı. Sonrasında pek çok görmek istediğim Datça ile vakit kalırsa Kaş vardı. Gelgelelim öncelikle yol arkadaşımın rahatsızlığı sebebiyle aylar öncesinden almış olduğum uçak biletimiz iptal oldu; ne zamana erteleyeceğimizi bile bilemez halde olduğumuz için direkt uçuşu iptal etme kararı aldık. Günler geçtikçe rotamız ve gidişatımız belli oldu ve yeniden Dalaman’a gidiş-dönüş biletimizi aldık. Dalaman’a vardıktan sonra ilk hedefimiz Hisarönü-Ölüdeniz’di çünkü binbir uğraşlarla bulduğum cânım otelimiz orada bizi bekliyordu. Buradan itibaren yazacaklarım biraz adım adım rehber biraz da yol hikayesi tadında olacak.

IMG_1249
Kelebekler Vadisi
IMG_1237
Kelebekler Vadisi
IMG_1246
Kaplan kelebeği – Kelebekler Vadisi

Tarihler 7 Temmuz 2015’i gösteriyor. Ben yine evden can havliyle kendimi atıyorum yollara. Sırtımda yaklaşık 12 kiloluk sırt çantam, göğsümde bir tane daha 30 litrelik; ilerliyoruz. Taksim’e varmalıyım öncelikle ki Sabiha Gökçen Havaalanı’na gitmek için Havataş’a binebileyim. Yarım saatte bir kalkan servisin binmeyi planladığım saatini yine(!) kaçırıp bir sonrakine kalıyorum. Yine bir uçağa yetişme kaygısı ile yollardayım.  Biricik yol arkadaşım turuncu sırt çantam(kendisi birçok farklı sıfatla tanınır arkadaşlarımca) bu kez yine ‘özel ekipman’ grubuna girdiği için başka bir noktaya taşıyoruz. Kendilerinden kurtulup bir kahve içmemiz şart. Gece yarısı güneşten koruyucu kremimin olmadığını fark ettiğim için havaalanındaki Watsons’ı görmek benim için pahabiçilemez bir an oluyor.

Çok ilginç bir şekilde aldığım krem her yerde gördüğümden daha ucuz burada! Bu ayrıntı benim için önemliydi;)

Uçuşumuza daha vakit var diyerek Starbucks’a çıkıp birer kahve alıyoruz.

IMG_1269
Vadi yolları taştan – Kelebekler Vadisi
IMG_1328
Kelebekler Vadisi
IMG_1350
Kelebekler Vadisi

Bir saatlik uçuşun ardından Dalaman Havaalanı’na varıyoruz. Oldukça eski bir havaalanı, etrafındaki palmiye ağaçları ‘sıcak iklime hoşgeldiniz’ dercesine gülümsüyor. Buraya sanırım en son geldiğimde 9-10 yaşlarımdaydım; net olarak hatırlamıyorum bile. Ben çocukken mesafe ayırt etmeksizin neredeyse tüm seyahatlerimizi arabayla yapar olduğumuz için ülkemdeki havaalanlarına pek yabancıyım.

Sıcak bir yandan kalabalık diğer yandan öncelikle Fethiye merkeze gitmemiz gerekiyor. Otel sahibimiz Sinan Bey’i Ölüdenizli arkadaşımmış gibi sürekli arayıp rahatsız ettiğim için nereye nasıl gideceğimizden çok eminim. Dalaman’da iki farklı isimde servis araçları var: Havaş ve Muttaş. İlk karşımıza çıkan Muttaş olduğu için biniveriyoruz. Öyle bir yoğunluk var ki ayakta bile yolcu alıyorlar. Kimilerinin valizleri bile kucaklarında, üçüncü dünya ülkesinde olduğumuzu iliklerimize kadar hissediyoruz. Cânım yurdum insanlarını da tahmin edersin!

IMG_1354
Kelebekler Vadisi
IMG_1361
Kelebekler Vadisi

Yaklaşık bir buçuk saatlik bir yolculuğun ardından Fethiye Otogar’a varıyoruz. Sinan Bey bize hemen otogarın yanındaki Carrefour’un köşesinden Ölüdeniz minibüslerine binebileceğimizi, bindikten sonra Hisarönü lunaparkta inmemiz gerektiğini söylüyor. Pek konforlu ve aşırı derecede son model (burada son derece ciddiyim!) Ölüdeniz minibüslerine ne yazık ki ayakta biniyoruz. Yol en fazla 15 dakika sürer diyorlar ve neredeyse beş dakikada bir kalkıyor bu minibüsler; oldukça sık. Klima olduğu ve ciddi anlamda dondurduğu için mesuduz. Kişi başı 7 lira ödeyerek 10 dakika sonra Hisarönü lunaparkın önünde iniyoruz. Ben yeniden Sinan Bey’i arıyorum ve otelin yerini soruyorum, yolu tarif ederek 50 metre yürüyeceğimizi söyledikten sonra otele varıyor ve bizi kapıda karşılayan Sinan Bey’le karşılaşıyoruz. Elze Otel, benim binbir tavsiye üzerine bulduğum bir otel. Üç yıldızlı olmasına karşın fiyatları oldukça uygun, yeri muhteşem ama en önemlisi hakikaten sahipleri olağanüstü! Birçok blogda veya Tripadvisor, Booking gibi sitelerde okuduklarım doğrulanıyor. Yerli(çok olmasa da), yabancı herkes ağız birliği yapmışçasına ‘Her yerde temiz ve ucuz bir otel bulabilirsiniz ama Elze’de Sinan var’ diyor. Gerçekten de öyle. Sinan Bey yolculuk öncesi ve devamında inanılmaz derecede arkadaşça bize her konuda öyle çok yardımcı oldu ki, bir otelden çok misafirhanede dostlarını ağırlayan bir ailenin yanında hissettik kendimizi. Şöyle bir örnek vereyim daha iyi anla: sıcakta yanlış yola saparak sırtımızdaki çantalarla hafif yokuşlar tırmanarak otele vardığımızda kırmızı suratlarımızla güneşten kamaşan gözlerimiz Sinan Bey’e çok şey ifade etmiş olacak ki, hemen bizi odamıza çıkarıp beş dakika geçmeden kapımızı çalarak elleriyle kocaman bir buz gibi karpuz tabağı getirerek gönüllerimizi fethetti. Yanına birer şişe de su koymuştu ki tam da su almayı unuttuğumuz için yakınıyorduk birbirimize. Bu denli ‘düşünceli’ ve ‘samimi’ bir karşılama ancak bir yakınının evine gittiğinde yahut milyarlarca para ödediğin bilmem kaç yıldızlı lüks otellerde olur. Hatta belki de olmaz!

IMG_1400
Letoon Antik Şehri
IMG_1408
Letoon Antik Şehri
IMG_1409
Letoon Antik Şehri

Sinan’a övgüler yağdırarak karpuzunu bitirirken ne yapacağımızı planlıyoruz. Her ne kadar gelmeden önce okumuş ve araştırmış olsam da Sinan Bey ne derse yapacağız, o kıvamdayız:) Duş ve yerleşme faslının ardından planlarımızı belirlemek ve Sinan Bey’den ipuçlarını almak üzere alt kata iniyoruz. Kendisi bize bol haritalı genel bir anlatım yaptıktan sonra hedeflerimizi az çok anlayarak bir rota çiziyor, uygulaması bize kalmış. Sağolsun günlük bütçe bile hesaplıyor ne yaparsak ne harcarız diye ve mantıklı olanlarını da yuvarlak içine alıyor:) Gidiş günümüz tam akşamüzerine denk geldiği için mükemmel bir plan yapma niyetinde değiliz. Konaklamamız Hisarönü yani Ölüdeniz’in biraz yukarısında bir yerleşimde olduğu için Ölüdeniz’e gidip minik bir keşif yapıp deniz kenarında birer soğuk birayla açılış kurdelemizi keseriz diye düşünüyoruz. Hisarönü’nden Ölüdeniz’e 2-3 dakikada bir minibüsler geçiyor. Bu minibüsler Fethiye’den geldiklerimizle aynı. Hisarönü’nden Ölüdeniz’e varmak beş dakika sürüyor. Güzeller ötesi Babadağ’ı arkana alıp denizin yolunu tuttuğunda Ölüdeniz’in merkezine varıyorsun. Kişi başı gidiş 3 lira. Minibüsler sabah 06:00’dan geceyarısı 02:00’a dek çalışıyor.

IMG_1469
Xanthos Antik Şehri
IMG_1459
Xanthos Antik Şehri

Günbatımına yaklaşık bir saat var ve haftaiçi bir yaz akşamı olduğu için delicesine bir kalabalık yok, son paraşütçüler Belceğiz Sahili’nin paraleline inişlerini yapıyor, çoğu İngiliz birazı Alman çok azı Rus olan ancak hiçbiri İspanyol olmayan yabancı turistler akşam yürüyüşlerini yapıyor, restaurantlar müşterilerini karşılarken yolculuklarından dönen tekneler kıyıya yanaşıyor, Babadağ her bir yanımızda beni o bölgede bulunduğum her sanise büyülüyor… Özellikle Ölüdeniz’e gidip asla tatil yapmam ancak sabah erken ve günbatımında şuursuzca paraşütçülerin gökyüzünden süzülüşlerini izlediğim anlarımı hiç unutmayacağım. Sadece bunun için bile gidilir oraya!

Ölüdeniz bir İngiliz kasabası aslında. Fiyatlar pound veya Türk Lirası ise bile pound endeksli, mönüler öncelikle İngilizce, anlamazsan belki(!) Türkçe. Yolda gördüğün yaşlı amcadan minibüs şoförü ağabeye kadar herkeste aksanlı bir İngilizce, hediyelik eşya dükkanlarında üzerine isim yazılı olarak satılan bilekliklerdeki isimler İngilizce, yer isimleri önce İngilizce sonra Türkçe. Tipik bir yazlık yer çarşı sokakları, merkezindeki mavi bayraklı Belceğiz Halk Plajı, hemen arkasında paraşütçülerin iniş alanı ve aynı zamanda insanların yaşaması için gerekli bir alan olan yürüyüş yolu, onun da arkasında tüm çeşitliliğine ve turistik temasına rağmen sıralanan ancak insanı tuhaf bir şekilde rahatsız etmeyen restaurantları bulunuyor. Sinan Bey’in tavsiyesiyle hemen denizin dibindeki Help Lounge Bar’a oturup Nachos Dağı ve patates kızartması söyleyerek biralarımızı tokuşturuyoruz. (Nachos Dağı enfes!;) Pek fazla Türk turist yok etrafta hatta neredeyse bizden başka hiç yok. Gün de yerini geceye bırakırken denizden gelen hafif esintiyle birlikte inen son paraşütçülerin gökyüzü dansları bizi mest ediyor; Ölüdeniz bizi pek keyifli karşılıyor. Dağı ve denizi yüreğimize işleyerek kısa bir yürüyüş yaptıktan sonra otelimize dönmek üzere minibüsün yolunu tutuyoruz.

IMG_1513
Xanthos Antik Şehri
IMG_1515
Kazılar hala devam ediyor – Xanthos Antik Şehri
IMG_1518
Xanthos Antik Şehri

Ertesi gün 11:30’da Kelebekler Vadisi’ne gitmek üzere kalkan tekneye binmek için yeniden Ölüdeniz Belceğiz Sahili’ne geliyoruz. Erken geldiğimiz için günün ilk paraşütçülerini izlemek adına Help’e gidip günün ilk kahvelerini içiyoruz. Teknemiz bizi vadiye götürüp bırakacak ve orada serbest kalacağız. Dönüş için belli saatler var; onlara uymak zorundayız. Yani klasik bir gezi turu yapmayacağız. Nedenini ise şöyle anlatayım:

Ölüdeniz’de yapabileceğin iki çeşit tekne turu var. Bunlardan biri gezi turu yapan ve Kelebekler Vadisi’nden Deve Plajı ve St.Nicolas Adası gibi yerlere de giden, sabah 10:30’da yola çıkıp akşamüzeri 17:30 civarı Belceğiz’e dönen tekne. Fiyatı da kişi başı 25 lira, oldukça makul. Üstelik buna  öğle yemeği de dahil. Ancak biz Kelebekler Vadisi’nde çok daha fazla vakit geçirmek istiyoruz. Sürü halinde tekneden inenlerle hücum edip bir saat vadide kalarak yetişme kaygısı yaşamak istemiyoruz. Zaten kamp yapamayacağız bari doya doya dolaşalım istiyoruz vadide. Bu sebeple belli saatlerde yine aynı yerden kalkan ve yalnızca vadiye götürüp bırakan teknelere binmeyi tercih ediyoruz. Bu teknelerin ücreti ise kişi başı 20 lira. Fiyat gidiş-dönüş ve vadiye giriş ücreti (bu ücret kişi başı 5 lira) dahil. Bize bir kart veriyorlar ve vadiye girerken ücret ödememek için onu gösteriyor, dönüş için de bilet olarak saklıyoruz. Bize belli saatler söylüyorlar, sonuncusu 17:00 olarak aklımıza kazınıyor. Belceğiz’den biraz gecikmeli kalktığımız için vadiye varışımız da tahminimizden geç oluyor. Yaklaşık yarım saat süren dalgalı bir deniz parkurunun ardından muhteşem bir manzara eşliğinde Kelebekler Vadisi’ne varıyoruz. Burası, kalemimin anlatmaya asla yetmeyeceği eşsiz bir güzellikte. Şu satırları yazarken bile vadide amaçsızca etrafıma büyülenerek baktığım anları yaşıyorum adeta!

IMG_1479
Eski Xanthos Nehri bugünkü Eşençay – Xanthos Antik Şehri
IMG_1477
Ne olduğunu merak ediyorsan : https://www.youtube.com/watch?v=MFUgaPlhDdM

Ne yazıktır ki doğayla iç içe büyüyemedim. Hep şehir çocuğu oldum, ortaokulda Keşan’a taşınmamızla birlikte biraz da olsa köy-kasaba hayatı nedir görme fırsatım oldu ancak yine de tipik bir şehir insanı olmak zorunda kaldım. Memleketimin pek güzel köşelerine sıkça ziyaretler yaptım ancak bu ziyaretler hep bir turist edasında olduğu için hiçbir zaman doğayla gerçek anlamda buluşamadım, tanışamadım.  İnsan bilmediği ve tadını almadığı şeyi istemezmiş ya, ben de bu yaşıma dek öyleydim. Vadi, şelale, kanyon gibi terimler benim için coğrafya kitaplarındaki tanımlardan ibaretti yalnızca. Kelebekler Vadisi ile tanışmak benim için dönüm noktası oldu. Burada hissettiğim huzuru tarif etmem gerçekten çok zor. Bazı şeyler yalnızca yaşanır ya, işte bu da öyle bir şey. Hayatımda ilk defa vadide yürüdüm, kayalara tırmanarak bir hedefe ulaşma çabasında oldum. Ancak yolun kendisi o denli zevkliydi ki, amaç olmasa da kilometrelerce yürünebilirdi. Hangi patikadan gitsek sorusu, çatallanan yollar, yüzüme çarpan dallarda rastladığım bölgeye adını veren kaplan kelebeklerini görmenin heyecanı, çamura batan ayağımın bir anda karşıma çıkan su birikintisinde yıkanıvermesi, kızgın güneşin altında kavrulan vücudumun vadinin kıvrımlı kollarının gölgelerinde nefes alması, arkama dönüp baktığımda her anını kaydetmek istediğim ve gerçek anlamda gözlerimin içinde bulunduğuma inanamadığı manzaralar… Elbette ki yolun sonunda vardığımız o minik şelalede buz gibi akan suyun bedenime çarptığı anı UNUTAMAM. Yazıktır ki şehir insanı olarak büyümüşüm ancak hayatımı bu şekilde devam ettirmek zorunda değilim, ben aslında buralarda olmalıyım cümleleri zihnimde yankılandı durdu bu seyahatimde ve özellikle de vadide. Ancak doğadan kastım adada denize girmek, yeşilliklere uyanmak ve toprağa basmak değil sadece. Bodrum’da veya Çeşme’de deniz tatili yapmak ise hiç değil. Benim doğadan anlayışım onunla yüzleşmek ve yüceliği karşısında büyülenmek… Mesele o vadide kayalara tırmanıp basit bir canlı olarak tüm çıplaklığınla kendini buz gibi şelalenin sularına bırakmakmış meğer. Kelebekler bana neler öğretti, bilemezsin.

IMG_1539
Patara Plajı

Biraz rehberlik gerekirse eğer, vadiye kıyıdan varıyorsun. Tekne yanaşıp seni indiriyor ve taşlık bir plaja ayak basıyorsun. Plajın hemen dibinde rengarenk boyanmış bir traktör, çadırlar, iki ağaç arasına kurulu bir hamak, ahşap banklardan oluşan bir imece bar karşılıyor seni. İçerilere doğru ilerledikçe karşına ‘Kelebekler Vadisi’ne Hoşgeldiniz’ yazısı beliriyor, hemen yanıbaşında bir amca sana yol gösteriyor. Oradan başlayınca yaklaşık 950 metre kadar sonra ilk şelaleye varacağın yazıyor. İlk etapta karşına Faralya tabelası çıksa da aldanmayıp diğer patikayı takip etmen gerekiyor. Faralya, vadinin üst kısmında bulunan ve Likya Yolu’nun ilk durağı olan Uzunyurt Köyü’nün bir diğer adı. İlk şelaleye giden yol boyunca karşına kelebekleri rahatsız etmemek adına sessiz olman gerektiğiyle ilgili bazı uyarılar ve neredeyse her dönemeçte üzerinde kelebek resimlerinin yapılı olduğu yağ tenekelerinden bozma çöp kutuları çıkıyor. Grupla gitmeyince vadide özgürsün, yolunu kendin bulacaksın. Bazen kelebekleri görmenin mutluluğunu yaşayacak bazen de yorulup dinleneceksin. Başını güneş kardeşten korumanda yarar var. Vadi seni arada sarıp sarmalasa da çoğunlukla günışığına maruz kalacaksın. Zorlu olmasa da birtakım kayalara tırmanacak, bastığın yerleri çok iyi hesaplamak zorunda kalacaksın ama işin en keyifli yanı da bu zaten. Zaman zaman karşına su birikintileri çıkacak, hatta o sulardan kolaylıkla geçebilesin diye ağaç kabuklarına basman gerekecek. Islanma korkun olmamalı vadide yürürken, yoksa korkunla yüzleşmek zorunda kalabilirsin. Nitekim ilk şelaleye (ilk şelale diyorum çünkü sonrasında da halatla tırmanılan daha büyük bir şelale daha var ki seni Faralya’ya ulaştıran bir yola bağlanıyormuş) varınca bunu daha iyi idrak ediyorsun. İçindeki çocukça ıslanma ihtiyacı seni şelaleye atıveriyor. Bir ağaç dalına asıp kuruttuğun kıyafetlerin dönüş yolunda işine çok yarayacak, anlıyorsun. Başına bağladığın tülbent parçası öyle çok çamur oluyor ki, buz gibi akan suda yıkamak zorundasın. Yosun tutmuş kocaman bir taşın üzerine oturup amaçsızca etrafına bakıp büyülenirken kuruyuveriyorsun. Ayaklarının altından buz gibi su akıp gidiyor. Rüya gibi bir yerdesin. Belki de cennette bir hurisin. Resmetsen olmaz, anlatsan duyulmaz, yazsan anlaşılmaz bir ruh hali içindesin. O şelalede defalarca yıkanabilirsin. Gelenler de gidenler de hiç umrunda değil. Akıp giden zamandan da bi’habersin. Doğanın bir parçası olan bir canlısın tüm çıplaklığınla ve bunu hissetmenin dayanılmaz mutluluğu içindesin. Vadi senin evin…

IMG_1554
Saklıkent Kanyonu
IMG_1566
Saklıkent Kanyonu
IMG_1619
Saklıkent Kanyonu

Bana belki ‘Bu yazıyı hangi kafayla yazdın?’ diye sorabilirsin ama hissettiklerimi cümlelere dökemedim bile aslında. Nasıl bir duygu yoğunluğu ve dünyaya gözlerini yeni açmış bir bebeğin heyecanıydı yaşadığım, bilemezsin. Önümüzdeki yıl vadide kamp yapacağız bence, hissediyorum şimdiden.

Dönüş yolunu tamamladıktan sonra karnımızın epey acıktığını fark edince soluğu ağaç altında aldık. Soğuk birer birayla doğadan gelen zihinsel ve duygusal sarhoşluğumu fiziksel olarak tamamladım. İyi ki hayatımın 8 Temmuz 2015 günü o vadide geçmiş düşüncesiyle Ölüdeniz’e dönmek üzere tekneye bindim. Binerken de oraya pek teknolojik bir hatıra bıraktım; denizin dibindeki taşlarla bütünleşen mobil şarj aletim sulara gömülürken onu izledim ama umrumda değildi!

IMG_1625
Saklıkent Kanyonu
IMG_1644
Saklıkent Kanyonu

Vadiden sonra Belceğiz’e geri dönüyoruz. Saatler 18:00’i gösteriyor. Günü bölmemek adına gelmişken milli parkı da görelim diyoruz. Belceğiz’in hemen ilerisinde Jandarma Komutanlığı’nı geçince milli park girişine varıyorsun. Milli park aslında meşhur Ölüdeniz’in olduğu, paraşütçülerin fotoğraf karelerine kazınmış olan o muhteşem kumburnunun olduğu yer. Kişi başı 6 lira ödeyerek girdiğimiz milli parkı turlayarak çıkıyor, hiç keyif almıyoruz. İnanılmaz bir kalabalık var, deniz hiç bizim sevdiğimiz gibi değil. Sığ ve sıcak. Biz herkesin aksine çıkış kısmında şezlongların ve insanların olmadığı derin bir noktada burnun tam aksi tarafında serinlemek için denize giriyoruz. Günbatımı olduğu için manzara muhteşem. Dağlarla çevrili deniz enfes, üstelik sırtüstü yüzerken gökyüzü manzaranda sana paraşütçüler eşlik ediyor. Bu işi yapan birçok firma var; en iyisinin Sky Sports olduğunu öğreniyoruz. Gravity ve Hector da yoğun olarak iniş yapan firmalardan ancak onlar biraz halk işi diyor Sinan Bey. Babadağ’a tırmanıp (1960m) atlamak istersen kişi başı ödemen gereken ücret 265 lira. GoPro ile video ve fotoğraf çekimi de istersen buna ek olarak 140 lira daha ödemen gerekiyor. Babadağ’a paraşütçülerin atlayışlarını izlemek için de çıkman mümkün. Saat 17:00’a kadar minibüslerle gidebiliyorsun. Yol yaklaşık 25 dakika sürüyor ve Zirve Kafe orada seni bekliyor. Benim yükseklik korkum olduğu için paraşütle atlama fikri kafamda hiç yoktu ancak orada o insanları hem karadan hem de denizden izlerken aldığım keyfi anlatamam. Bizim oralarda da Tekirdağ-Uçmakdere’de daha naif ve gösterişsiz bir coğrafyada, yaklaşık 500-600 m yükseklikten atlayışlar yapılıyor. Fiyatlar da Ölüdeniz’e oranla oldukça makul. Ancak aynı manzarayı izleyemezsin, ondan eminim.

IMG_1755
Kayaköy
IMG_1764
Kayaköy

Milli parkta duşumuzu da alıp ihtiyaçlarımızı giderdiğimiz için otele dönmeden yemek işini Ölüdeniz’de halletmeye karar veriyoruz. Sinan Bey’in tavsiyesi üzerine Belceğiz’in en sonunda bulunan Kumsal Pide‘ye gidiyoruz. Burası bildiğimiz pidecilerden değil. Terası harika, servis de bir o kadar muhteşem. Pizzaları da pideleri de oldukça lezzetli, fiyatları makul. Ancak ayranına bayıldım! Her gidişimde en az iki bardak içmeden edemedim. Şiddetle tavsiye ediyorum.

LİKYA YOLLARI TAŞTAN

Yazımın en başında da bahsettiğim gibi yola Likya odaklı çıkmadım ancak şimdi en büyük hedeflerimden biri Likya Yolu. Şimdiden okumalara, araştırmalara başladım. Teyzem ve arkadaş grubu iki yıldır bu yolun izinde, kah çocuklarıyla kah yetişkinler olarak belli noktalarını yürümeyi başardılar. Şimdi ben de bu yolu yürümenin peşindeyim.

Özgür de ben de antik kentleri görmeye bayılıyoruz. Dolayısıyla benim uzun zamandır görmek istediğim Xanthos ve Letoon yapılacaklar listemde vardı. Ancak oralara giden bir araç olmadığını öğrenince ve tekne turunu da listeden eleyince Sinan Bey’in de tavsiyesi üzerine Fethiye merkezdeki Europcar‘dan araba kiralamaya karar veriyoruz. Europcar, Sinan Bey’in tavsiye edip kendisinin arayıp bizim için uygun fiyata araç ayarladığı bir firma. Günlük 90 liraya Citroën C-Elysée kiralıyor, 20 lira ödeyip kaza olması ihtimaline karşı sigorta yaptırıyoruz. Hisarönü’nden yola çıkıp Fethiye’ye varıyoruz. İlk hedefimiz Xanthos. Ancak tabelaların azizliğine uğradığımız için yol bizi öncelikle Letoon’a götürüyor. Neyse ki iki kardeş şehir oldukları için ulaşım açısından sorun yaşamıyoruz. Letoon, oldukça küçük bir kısmı açığa çıkmış bir antik kent. Müzekart’ın yoksa giriş ücreti 8 lira. Letoon şehriyle ilgili hem yolda hem de örenyerini gezerken çok güzel bilgiler ediniyoruz. Burası Zeus’tan hamile kalan Leto’nun Zeus’un kıskanç eşi Hera’dan kaçarak yerleştiği yer. Dönemin kültür başkenti olarak kullanılan Letoon’un tiyatrosu oldukça gösterişli. Apollon, Artemis ve Leto adına üç adet tapınak bulunduran antik kentte halen kazılar devam etmekte ancak yeraltı su seviyesi yüksek olduğu için kazılar oldukça zorlaşıyormuş. Biz gittiğimizde bizim dışımızda üç-beş ziyaretçi vardı ve bölgede gördüğüm tek İspanyol turist de onların içindeydi. Kitaplarda rastladığın öküz başlı sütun da burada, görmeden geçme. Kazılara göre şehirdeki en eski yerleşim M.Ö. 7.yy’a dayanmakta.

IMG_1768
Kayaköy
IMG_1771
Kayaköy

Letoon’dan ayrılıp hemen yakınındaki Xanthos’a varıyoruz. Xanthos şehri gerçekten büyüleyici. Eski adıyla Xanthos Nehri bugünkü adıyla ise Eşençay’ın yan tarafında Kınık kasabası yakınlarında bulunan bir antik kent. Her örenyerinde olduğu gibi Müzekart burada da geçerli ancak normal giriş ücreti 10 lira. Girerken küçük bir broşür de veriyorlar bilgi edinmen için. Xanthos’un önemli kalıntıları maalesef Charles Fellows tarafından British Museum’a götürülmüş. Rivayete göre dönemin Osmanlı padişahı Abdülmecid, ‘Bizde taştan bol bir şey yok, istediğinizi alın’ diyerek istenen her şeyi kendi rızasıyla İngiltere’ye vermeyi kabul etmiş. Bu fetvasını öne sürerek Patara’dan yüklenen gemiyle birlikte birçok kalıntı İngiltere’ye götürülmüş.

Xanthos’taki en eski kazılar Letoon’da olduğu gibi M.Ö. 7.yy’a dayanmakta. Bu uygarlığın en önemli özelliği özgürlüklerine düşkün olmaları. Öyle ki, Büyük İskender komutasındaki Pers İmparatorluğu’nun himayesine girmek istemedikleri için toplu intihar ettikleri söylenir. Hatta bu olayı anlatan bir de şiirleri var: Evlerimizi mezar yaptık,
mezarlarımızı ev,
yıkıldı evlerimiz,
yağmalandı mezarlarımız,
dağların doruklarına çıktık,
toprağın altına girdik, suların altında kaldık

gelip buldular sizi

yakıp yıktılar, yağmaladılar bizi,
biz ki analarımızın, kadınlarımızın,
ve ölülerimizin uğruna,
biz ki onurumuz ve özgürlüğümüz uğruna,

toplu ölümleri yeğleyen, bu toprağın insanları,
bir ateş bıraktık geride,
hiç sönmeyen ve sönmeyecek olan…

Xanthos’u geride bırakıp Patara‘ya doğru yola devam ediyoruz. Girişte kişi başı 5 lira ödeyerek antik kentin içinden geçiyor ve Patara Plajı’na varıyoruz. Bu plaj 18 km uzunluğunda ve oldukça geniş bir kuma sahip. Ancak deniz mütemadiyen dalgalı ve inanılmaz derecede sığ. Yer yer kum tepeciklerine bastığında deniz ayak bileklerine geliyor. Serinlemek için giriyoruz denize ancak kumda oturmak imkansız.

Patara, aynı zamanda caretta carettaların da yumurtalarını bıraktıkları bir yer. Plaja giriş ücretsiz ancak şezlong ve şemsiye kiralamak için Camel Beach’e gitmen gerekiyor. Plaj, gündüz tatilcilerin gece ise kaplumbağaların yeri.

Patara Örenyerini pek detaylı gezmediğimiz için pişmanız ancak Saklıkent’e gitmek için çok vaktimiz yok. Nasıl olsa Likya Yolu’nu yürüyeceğimiz için yapılacaklar listesinde beklemede Patara. Yeniden geleceğiz buralara.

IMG_1815
Kayaköy

Patara’dan ayrılıp Saklıkent Kanyonu‘na gitmek için yola koyuluyoruz. Sürekli karşımıza çıkan Saklıkent 15 km yazan tabelalara bir türlü güvenemediğimiz için offline olarak da çalışan Here uygulamasını kullanarak kanyona varıyoruz. Hemen girişteki restaurantın sevimli oğlu Mert karşılıyor bizi. Pek eğlenceli Ege şiveli bir çocuk.  ‘Dönüşte bir çayını içeriz’ diye söz veriyoruz ona. Nihayet kanyonun girişine varıyoruz. Giriş ücreti kişi başı 6 lira. Rehber eşliğinde yürümediğin için rota tamamen sana kalmış. Kanyonun içi 18 km uzunluğunda, gidebildiğimiz kadar gideceğiz diyerek yola koyuluyoruz. Girişteki güçlü akıntıdan geçmek için halata tutunarak ilerliyoruz. Su, parmak uçlarını uyuşturacak kadar soğuk. Kanyonda yürümenin tarifi imkansız. Suyun dağa verdiği şekiller bizi büyülüyor. Yukarıdan kanyona süzülen ışık, fotoğraflarda muhteşem bir doku yaratıyor. Islanma riskine rağmen makinemi almadan edemiyorum.  Telefonları taşımak da oldukça riskli. Neyse ki kurulanmak için yanıma aldığım pareoyu bohça yapıp içine araba anahtarı ve telefonları atıp boynuma bağlıyorum. Ellerim rahata erdiği için yürümem artık daha kolay. Buraya gelmeden önce GoPro veya Sjcam almadığım için çok pişmanım. Bundan sonra gidecek olursan ve illa fotoğraf çekeceğim diyorsan dijital fotoğraf makineni ve telefonunu bir kenara bırak ve yanına mutlaka bir aksiyon kamera al. Ben ettim sen etme.

Kanyona öğle saatlerinde gitmeyi planlarken ancak akşamüzeri varabildiğimiz için mutluyuz aslında. Tek tük insan var; kanyon bize ait sanki. Öğle saatlerinde yürümeye yer olmadığını öğreniyor ve daha da mutlu oluyoruz. Araban varsa akşamüzeri 16:00’dan sonra kanyona gitmek ideal. Kanyondan çıkarken Kayadibi Köyü’nün amcaları ve teyzelerinin tezgahları var. Minik hediyelik eşyalar ve organik ürünler var. Özellikle yöreye özgü karadut pekmezi enfes. Hemen bir büyük kavanozu çantama atıyorum, çok beğendiğimi anlayınca amca bir de nar ekşisi tattırıyor bana. Neredeyse içeceğim, hemen bir büyük şişe de ondan istiyorum. İki paket de dağ kekiği veriyor amca bize zorla, son anda da bahçesinden topladığı minik armutları tutuşturuyor elimize. ‘Her şey para demek değil, yiyin afiyet olsun yarın yine toplarım ben’ diyor. Yediğim armutların tatlarını tahmin edersin.

Saklıkent, Xanthos’un yanıbaşındaki Eşençay’ın kolu olan Karaçay’ın Beydağları üzerinde oluşturduğu bir kanyon. Rivayete göre bir çobanın keçisini buraya kaçırıp tesadüf eseri ulaşmasıyla varlığının farkına varılmış. Üzerinde rafting de yapılan kanyonun yüksekliği ise 200 metreyi buluyor. Etrafındaki restaurantlarda alabalık yemek burada bir ritüel haline gelmiş, kanyonun soğuk sularında 15 dakika durabilenlere buz gibi bir bira armağan etmek de gelenek olmuş.

Saklıkent, günün son durağı olduğu için dönüş yolumuza koyuluyoruz. Geceyarısı ancak otele varıyor, toplam 210 km yaparak ve 40 liralık benzin harcayarak pahabiçilemez yerler görmenin mutluluğuyla uykuya dalıyoruz.

KAYAKÖY

Ölüdeniz’deki son günümüzü biraz dinlenmeye biraz da keyif yapmaya ayırıyoruz. Sıcak saatleri bir şeyler okuyarak geçirdikten sonra akşamüzeri konakladığımız Hisarönü’nden kalkan minibüslerle 3 km uzaklıktaki Kayaköy‘e varıyoruz. Kişi başı giriş ücreti 5 lira. Dağın eteklerine kurulmuş olan köyün diğer isimleri Karmylassos veya Rumca Levissi. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde iskan edilen köyde Rumlar, Batı Trakya Türkleri ile mübadele edilmiş. 1958 Fethiye depremi ile harabeye dönen taş evlerin oluşturduğu görüntü akşam güneşiyle birleşince pek bir keyifli oluyor. Hiçbiri birbirinin manzarasını kapamayacak şekilde konuşlandırılan 350-400 civarındaki konuta ek olarak iki büyük kilise, okul, bir adet şapel ve hastane bulunmakta.

Daha eskiye gidecek olursak -ki bence çok daha keyifli- burası 20.yy’ın başlarına dek oldukça zengin yaşamış Likya uygarlıklarından Karmylassos’a ait bir kent. Çeşitli zanaat atölyeleri, hastanesi, okulları ve postanesiyle dönemin en büyük sosyal ve ticaret merkezi olarak kabul edilir. Hatta bir basımevi de bulunan köyde Güney Ege’nin en güçlü gazetesi olan Karya’nın çıkarıldığı da okuduğum bilgiler arasında. Taş yıkıntıların arasında dolaşırken ocakları, bacaları ve mutfakları görebilmen mümkün. İngilizlerin ‘Ghost Town’ yani hayalet kasaba olarak bildikleri köye olan talep, bölgenin diğer antik kentlerine göre çok daha fazla. Buraya gelenlere ise köyün yeni yerleşiminde bulunan Cin Bal kendin pişir-kendin ye tavsiye edilen yerler arasında.

20150707_185328
Ölüdeniz’deki pek sevdiğimiz Help Bar
20150707_185359
Ölüdeniz’deki pek sevdiğimiz Help Bar

Kayaköy’ü biz yaklaşık 1.5 saatte geziyoruz. Burayla ilgili tarihi bilgiler edinip fotoğraflar çekerken karşımıza masmavi bir kuş çıkıyor. İlk etapta çok yakınımızda olan bu güzel kuş biz başında beklemeye başlayınca bizden  uzaklaşıyor. Biraz uzaktan da olsa fotoğraflıyorum kendisini. Sonradan araştırınca bu bölgede yaşayan Gökkuzgun olduğunu öğreniyoruz. İnanılmaz renkleri olan bir kuş. Kayaköy’de tırmandıkça kiliseye varıyoruz. Restorasyon sebebiyle kiliseye giriş kapalı. Etrafını incelerken yine Gökkuzgunun sesi duyuluyor. Yine edindiğimiz bilgilere göre kilisenin içinde yuvası olduğunu öğreniyoruz. 70-300 mm objektifim yanımda olmadığı için hayıflanıyorum; gökkuzgunu istediğin gibi görüntüleyemedim ama bir dahaki sefere artık diyerek Kayaköy’e de veda ediyoruz.

Ölüdeniz’deki son günümüzü de bu şekilde tamamlayarak ertesi sabah Datça’ya gitmek üzere otelin yolunu tutuyoruz.

20150707_185421
Help Bar’dan Belceğiz Sahili
20150707_200558
Help Bar – Ölüdeniz / Fethiye

Ölüdeniz civarına turistikten ziyade doğa ve keşif amaçlı seyahat planlıyorsan aldığım bazı notlara göz atabilirsin. İyi ki yapmışım dediğim ve pişman olduğum birçok şeyle yüz yüze geldim elbette her seyahatimde olduğu gibi. Öncelikle pişmanlıklarımdan başlıyorum anlatmaya:

– Katlanabilir sandalyemi sırt çantama sokmadığım için pişmanım çünkü yol üzerinde durup doğanın keyfini çıkarabileceğim harika yerler vardı. Ayrıca denize girip çıktığımız, kurumak için de olsa yarım saat oturduğumuz taşlık plajlarda da havlu yerine sandalyelerimiz olmalıydı. Şezlong kiralayıp tüm günü aynı yerde harcayan tipler değiliz nitekim.

– Decathlon’dan aldığım Tribord marka lastik deniz ayakkabılarından seyahatim süresince soğudum. Gezimizi sakatlanmadan tamamladığım için mutluyum ancak bu tür seyahatlerin tek ama tek ayakkabısı Keen sandaletmiş meğer.

IMG_1343
Bunlar almaman gereken pabuçlar

– Şnorkelimi ve maskemi almıştım ancak paletlerimi hacminden dolayı taşımadım. Lakin güzel koylarda şnorkelle yüzerken ayakkabı yerine giyip uzun mesafe gidbilmek adına minik paletlerden almakta yarar var. Hem taşıması kolay hem de ayakkabı-palet görevi görüyor.

– Sırt çantamın daimi malzemelerinden birisinin mat veya rulo bir hasır olması gerektiğine yine bu seyahatimde karar verdim.

– Hiç kolundan çıkarmayacağın, her koşulda yanında olabilecek bir su geçirmez saat bu tür yerler için bir şart.

– Benim gibi fotoğraf çekmek vazgeçilmezinse ve her gittiğin yere d-slr makineni taşıyorsan bu tür seyahatlere giderken bu alışkanlığını değiştirmende yarar var. Hem ağırlık olarak doğadaki mücadelene ket vuruyo; zaman zaman yolunu kesmek zorunda kalıyor hem de hacim olarak yer kaplıyor. Üstelik su geçirmez özelliği olmadığı için başına bir iş gelecek diye sarıp sarmalamaktan anın tadını çıkarman zorlaşıyor. Oysa dağda, bayırda tırmanırken başına ya da göğsüne takacağın aksiyon kameran olsa sırtın yere gelmez. Böyle seyahatler yapacaksan ya da kamp kuracaksan mutlaka almalısın. GoPro çok pahalı diyorsan muadili olan Sjcam’ler oldukça makul fiyatlı. Üstelik performansı da oldukça iyi. 1080p çözünürlüğü olan ve ek malzemeleri de oldukça uygun fiyatlara satılan Sjcam’i Türkiye’de Sirkeci’deki Doğubank’ta bulman mümkün. Çeşitli alışveriş sitelerinde de satılıyor ancak iki katı fiyatlar görüyorsun. Bunun dışında daha ucuza almak istersen aliexpress.com sitesini de deneyebilirsin. Acelem yok diyorsan 25-30 günde gümrüğe takılmadan eline ulaşan Sjcam’leri 80-100 dolara alabiliyorsun.

20150707_201413
Belceğiz Sahili – Ölüdeniz / Fethiye

Şimdi biraz ‘iyi ki yapmışım veya almışım’ dediklerimden bahsedeceğim:

– Deniz şortu! Kim demiş kızlar deniz şortu giymez diye; yıllar önce aldığım uzun şorta alternatif olarak bu kez kısa bir şort aldım. Her türlü doğa koşulunda inanılmaz işime yaradı. Çamurlandığında elimde yıkayıp kuruttum, ıslandı üzerimde kurudu; şelalede, kanyonda, vadide üzerinde olması şart.

– Buff’lar her yerde hayat kurtarıyor. İster bandana ister toka ister bant ister boyunluk istersen bez görevi gören bu harika aksesuar, bisikletçilerin vazgeçilmezi aslında. Ancak doğa seyahatlerinde mutlaka kullanmakta yarar var. Şapka taşımaya veya başından kayan bandanalara son diyerek Youtube’taki Buff videolarına yönlendiriyorum seni.

– Güneş gözlüğü askısı benim şehir seyahatlerimde de vazgeçilmez aksesuarım. Bu tür doğa seyahatlerinde de gözbebeğim oldu kendisi.

– Peştemal ve T-box tülbent-pareolar (maalesef artık satılmıyor) her koşulda vazgeçilmezlerim arasında. Bulursan kaçırma derim çünkü her koşulda hayat kurtarıcın oluyorlar.

20150708_135944
Kelebekler Vadisi

SONSÖZ

Ölüdeniz’e ilk gidişimde 5 yaşındaydım. Yarı hayal yarı gerçek bir şeyler anımsıyorum. Ölüdeniz Milli Parkı’nda kano içinde çekilmiş bir fotoğrafım ve Belceğiz’in yarı taşlık sahili beliriyor hemen gözümde. Kırmızı beyaz çizgili bir tişörtüm ve Converse pabuçlarım var üzerimde. 

Şimdi ise Ölüdeniz ve çevresi benim için bu fotoğraftan çok daha fazlası. O kareye neler sığdırdığımı ve gelecek planlarımı hayal edemezsin. 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s